Pinhani ruhumuzu dinlendirdi 03/08/2006

Pinhani yaklaşık dört ay önce ilk albümü ‘İnandığın Masallar’ı çıkararak, müzik piyasasına girdi. Klasik Türk rock müzik tarzından daha farklı olan müzikleriyle kısa zamanda her yaş grubundan dinleyicinin ilgisini çekmiş durumdalar. İlk turnelerinin son ayağı da Eskişehir Carpe Diem’de oldu. Grubun canlı performansı, dinleyiciyle kurdukları iletişim gayet iyi. Klipleri yeni çekilmiş ve ilk albümleri çıkalı çok olmamışken, birçok dinleyicinin konser sırasında şarkılara eşlik ediyor olması grubun geleceğinin ne kadar parlak olduğunu da gösteriyor. ‘İnandığın Masallar’da vokal ve ritm gitarda; Sinan Kaynakçı, bas gitarda; Zeynep Eylül Üçer, gitarda; Akın Eldes, davulda Cem Aksel var. Grubun yakında askere gidecek olan diğer gitaristi Selim Aydın, ve davulda Hami Ünlü de turnede konserlere birlikte çalıştıkları diğer müzisyenler. İşte bu keyifli insanlarla keyifli bir röportaj...
Amaç iyi nitelikli ve nicelikli ürün vermek...
Müziğe ne zaman ve nasıl başladınız?
Zeynep: Müziğe çok uzun yıllar evvel küçükken başladım. Annem müzik öğretmeni benim, müzik kulağımın olduğunu o fark etmiş, daha sonra da TRT çocuk korosuna girdim ve şarkı söylemeye başladım. 1997 yılında oradan mezun oldum ve TRT Gençlik korosuna katılmaya hak kazandım. Ancak o yıl Antalya’ya taşınınca bu hakkı kullanamadım. Daha sonra, sanırım bundan dört sene evvel Sinan bana bir bas gitar hediye etti ve ben onunla birlikte enstrüman hayatıma başladım.
Sinan: Ben de ailemin işi sayesinde müzikle ilgilenmeye başladım. Babamla annemin ve hatta diğer amcalarımın da müzik mağazaları var İstanbul’da. Kaset, cd, enstrüman satılıyor buradan bir yakınlık vardı enstrümanlara karşı bende. Ama asıl başlamam 15 yaşında oldu. O dönemlerde okulda blok flüt çalıyorduk müzik derslerinde. Onu zaten severek çalıyordum, sonra da yan flüt çalmaya başladım. Zamanla tüm enstrümanları sırayla denedim. Biraz maymun iştahlıyım bu konuda. Bu yüzden de çok eleştiriliyorum “İşte bu kadar çok enstrümana dadanıyorsun hiç birini de adam gibi çalamıyorsun” diye. Hala da öyle. Birçok enstrüman çalıyorum. Neyse, lise döneminde birçok amatör grupta çaldım. Bu gruplarda bas gitar çaldım, davul çaldım. Liseyi bitirince on sekiz yaşımda ‘Butterfly’ diye bir kafe vardı, orada çaldım ve ilk müzikten parayı da orada kazandım. Daha sonra öğrenim için Viyana’ya yerleştim, orada da müziğe devam ettim. Orada Türk müzisyenlerden oluşan bir grupta çeşitli enstrümanlar çaldım. Perküsyon, gitar, back vokal ve vokal yaptım. Daha sonra Avusturyalılarla çalmaya başladım. Yabancılarla müzik yapmaya başladığımda tam da ciddi paralar kazanmaya başlamıştım ki, Türkiye’ye döndüm.
Pinhani nasıl kuruldu peki?
Sinan: Türkiye’de de çeşitli gruplarda çaldım. Selim’le tanıştım o arada. Ben bu dönemde besteler yapıyordum. Selim’le çaldığımız grup dağıldı ve kendi grubumuzu kurmaya karar verdik. Besteler zaten vardı, bir bas gitarist eksikti. Selim’le besteleri işlemeye başladık ve artık albümü çıkaralım diyorduk. O arada Zeynep Antalya’dan geldi bizimle çalmak için, ben zaten ona önceden hazırlansın diye bas gitar hediye etmiştim. Fakat tam albüm kayıtlarına başlayacağımız sırada Selim okulundan mezun oldu ve yurtdışından bir iş teklifi aldı. Ailesinin de isteğiyle mühendis olarak çalışmaya gitti. Biz de tabii Selim’in ne zaman döneceğini bilmediğimiz için arayışlarımıza devam ettik. O arada Akın Eldes’e demolarımızı götürdük.
Nasıl gittiniz Akın Eldes’e?
Sinan: Biz dinleyicisiydik önceden beri, konserlerine hep giderdik. Artık bir yüz aşinalığı olmuştu zaten. Konserden önce gördüğümüzde selam verirdik birbirimize. Çok iyi ve kibar bir insan; yarım saatini herkese ayırır Akın ağabey. O gün buluştuk, ben bir dizüstü bilgisayar götürmüştüm yanımda; bir kafede oturduk ve yirmi, otuz parçayı dinledi. O kadar şarkının içinde birini beğenmedi sadece, diğerlerinin hepsini beğendi. Ben de hemen teklifimi yaptım, ağabey dedim; “ Bizim gitaristimiz Arabistan’a gitti, biz de acilen bir albüm yapmak istiyoruz, bize yardım edin hem tecrübe, hem gitarist olarak.” O da tamam dedi. Akın ağabey kayıt için bizimle çalacağını söyledi. Davulda da biri olmadığından “Cem Aksel çalsın” dedi. Kayıtları yapacağımız yeri söyledi. Bizim için çok büyük bir şeydi bu zaten. Yaklaşık bir iki ay sonra da albüm kayıtlarına başladık. O arada bir sürü bestenin içinden albüme girecekleri seçtik.
Şimdiki çalışmalarınızda ya da konserlerde Akın Eldes ve Cem Aksel sizinle çalıyor mu?
Sinan: Albüm sürecinde birlikteydik zaten. Albüm çıktıktan birkaç gün sonra Selim döndü yurtdışından. Bir iki hafta sonra da Hami’yle (şimdiki davulcu) tanıştık, ondan beri bizimle çalıyor. Bazen konser zamanı Selim’in işi çıkıyor, Akın ağabey geliyor, bazen Akın ağabeyin işi çıkıyor, Selim çalıyor. Neyse ki ikisinin de işi çıkmadı aynı anda. Ağustos’ta Selim askere gidecek, o zaman Akın Ağabeyle çalacağız.
Pinhani’nin anlamı ne?
Zeynep: Sinan’la benim dedem eskiden şiirler yazarmış. Yazdığı şiirlerde de “Pinhani” takma adını kullanırmış. Farsçada gizli demek pinhan. Biz de aileden gelen bu ismi kullanalım istedik.
Şu an turnedesiniz. Ne zamandır sürüyor bu turne ve nerelere gittiniz?
Sinan: İstanbul’dan başladık. Sonra İzmir, Çeşme, Olympos’ta üç gece arka arkaya çaldık. Sonra Antalya, Konya, Ankara ve son olarak da Eskişehir’de çaldık. En canlı ve dolu konserimiz Ankara’dakiydi, bakalım Eskişehir nasıl olacak.
Turne bitiminde neler yapacaksınız İstanbul’a mı dönüyorsunuz?
Sinan: Yeni albümümüzün demo kayıtlarına başlayacağız dönüşte. Biz biraz uzun soluklu çalışırız titiz olmamızdan dolayı. 8-10 demo kayıttan sonra asıl kayıtları da sile ata yapıyoruz. Onun için iki yıl sonraki albüm için, bestelerimiz hazır olmasına rağmen, şimdiden başlamamız gerekiyor. Biraz fazla titiz davranıyoruz, bunun nedeni de iyi işler çıkarmak isteğimiz.
Besteleri kim yapıyor?
Sinan: Tüm besteler bize ait. İlk albümdekiler benim bestelerim, ama bundan sonrakiler için diğer grup arkadaşlarım da üreteceklerdir bir şeyler mutlaka. Aslında ilk albüme cover koymayı düşündük. Bestesi başkasına, sözleri bize ait eski şarkılar var. Kırk yıl evvelki Fransız şarkıları mesela sahnede çaldığımız, bugün de çalacağız bunlardan. Ama albüm hazırlanırken cover ve başka bestelerden parça koymaktan vazgeçtik, albümün fiyakasını bozmamak için. Nasılsa kendi bestelerimiz yetiyordu. Öteki türlü olunca insanlarda şöyle bir izlenim oluşuyor; “İşte kendileri beste yapamıyor, başkalarının bestesinden albüm çıkarıyorlar” gibi.... Ama ikinci albümümüzde koymamamız için bir engel yok. Gerçi o zamanda, ‘artık üretemiyorlar, beste yapamıyorlar, cover parça koymuşlar’ denilebilir. Ama olsun, koyarız artık.
Eğitim durumlarınız nedir peki, konservatuvar okudunuz mu?
Sinan: Hayır, hepimiz alaylıyız. Üniversitede alakasız bölümler okuduk. Ben enformatik okudum mesela, Selim mühendis, Zeynep Açıköğretim okuyor halen. Hami de iktisat okuyor.
Gelecekte bu asıl işlerinizi ya da ek iş yapmayı düşünüyor musunuz? Müzikle hayatını devam ettirebilmekle ilgili biraz da bu ama…
Sinan: Düşünmüyoruz aslında. Zaman anlamında başka bir iş yapmak zor zaten. Çünkü hem beyin olarak hem de fiziksel olarak sürekli çalışıyoruz. Kafayı çok meşgul eden bir iş bu. Başka bir işi bırakın, bir insanla oturup konuşmak bile mümkün olmuyor bazen.
Müzik karnımızı doyuruyor mu dersek; şu an için doyuruyor ama sadece doyuruyor. Yani karın tokluğuna çalışıyoruz. Ama daha iyi olacağını umuyoruz. Zaten bizim öyle ortalığı kasıp kavurmak gibi bir amacımız yok. Tabii ki büyük hedeflerimiz var bizim de; bu da iyi işler çıkarmak, hem nitelikli hem de nicelikli olarak. Bunu yapabilmek için de en çok gereken şey vakit. Bizim için vakit ile para kazanmak birbirinin tam zıttı. Çok para kazanmak istersek çok vakit kaybederiz. Örneğin bu turne bize çok vakit kaybettirdi. İyi para ve tecrübe kazandık, evet, ama bu süre içerisinde üretmek anlamında hiçbir şey yapamadık. İnsan oradan oraya giderken kafasını toplayıp bir şeyler yazıp çizemiyor.
“Dinleyici komplekssiz olmalı”
Bir grupta en önemli şey ne size göre?
Sinan: Bir grupta en önemli şey uyum. Bu bir takım oyunu, iyi oyunculardan kurulması değil, uyumlu oyunculardan kurulması gerekli. Yani grupta virtüöziteden çok, uyumu sağlamaya çalışmak gerek. Zaten her grup elemanı sürekli olarak kendini geliştiriyor, bireysel olarak ve enstrüman olarak. İnsanlar da o uyumu sahnede gördüğünde konserler iyi geçiyor.
Hitap ettiğiniz kitleyi nasıl tanımlıyorsunuz?
Selim: Hitap ettiğimiz kitleden çok, bizi dinleyen kitle Ankara konserinde gördüğümüz gibi yaş aralığı olarak çok geniş. Mesela Ankara’da 45 yaşlarında bir çift vardı, hatta telefonla başkalarını da davet ediyorlardı. Alt sınır ise 15, 16 diyebiliriz. Onun dışında bizim tarzımıza yakın müziği dinleyenler “A bu da güzelmiş” diyerek bizi dinlemeye başlayabiliyor. Yani biz bizi dinleyen herkese hitap ediyoruz, hiçbir sınırımız yok.
Sinan: Biz komplekssiz bir grubuz. Bunu müziklerimizde de görebilir herkes; çünkü sınırlamıyoruz kendimizi hiç bir şekilde. Rock müzik sınırlarında kalmıyoruz. Bunu çeşitli enstrümanlar kullanarak yapıyoruz. Kesinlikle olmaz diye bir şey yok bizde. Şarkılarda da böyle. Bu yüzden albüm baştan sona aynı tempoda, aynı tarzda bestelerden oluşmuyor ve dolayısıyla dinleyicinin de her şeye açık olması gerekiyor. Bizim dinleyicimiz de bizim gibi komplekssiz olmalı. İlle de ben elektro gitar dinlerim demeyen, o şarkıya ne uyarsa onu çalan kişileriz biz.
Tarzınız tam olarak belli mi?
Sinan: Kesin bir şey yok aslında. Ama ille de bir şey demek gerekirse rock diyebiliriz. Ama klasik rocktan farklı öğeler var bizim müziğimizde. Örneğin rockta hiç kullanılmayan enstrümanları kullanıyoruz yeri geldiğinde. Cümbüş, mandolin, klavye gibi. Dinleyiciler de kendi kafalarına göre çeşitli şekilde adlandırıyorlar. Pop-rock, akustik rock diyenler var. Birisi de şey demişti; “70’li, 80’li yıllarda Türkiye’de yapılan kaliteli müziğin bugünkü şartlarda yapılmışı gibi bir müzik. O döneme ait bir albüm sanki günümüzde yapılmış.” Eskiyi andırdığını ve çok klasik bir yapımız olduğunu düşünüyorlar. Sözler bugüne ait ama çalanlar oldukça eskide kalan insanlar. Bu tabii ki doğru; Cem Aksel ve Akın Eldes bizi geçmişten bugüne bağlıyorlar bir anlamda. Hem de bizi yirmi yıl ileriye götürüyorlar. Bu tabii deneyim, performans anlamında.
Ülkemiz müzik piyasasını da göz önünde bulundurarak popülerlik sizin için ne ifade ediyor?
Selim: Bu biraz benim kendi düşüncem olacak. Popülerlik bana göre çok ortada bir şey. Bir müzik grubu zaten popüler olmaya oynamamalı. Ama popüler olmamak için de çok kasmamalı bence. “Biz çok uğraştık popüler olmamak için ama olduk işte ne yapalım” demek çok saçma bir şey. Biz zaten daha çok şarkıların tanınmasını istiyoruz. Sokakta yürürken insanlar çığlık atarak üzerimize atlamasın ama bilsinler bu şarkıyı da bu adamlar söylüyor, bunlar çalıyor diye. Şarkıların popüler olmasında ben bir sakınca bulmuyorum ama yıpratılmaması kaydıyla.
Hami: Evet katılıyorum, bence de müzik olarak tanınmak her şeyden önemli.
Sizin dinlediğiniz müzikler neler?
Selim: Ben kafamın kaldırdığı her şeyi dinlemeye çalışıyorum. Bir müzisyenin iyi veya kötü her müzisyenden öğreneceği bir şey vardır. Zaten işin yaratıcılık kısmında da bu müzik birikimi devreye giriyor. Bu yüzden bir sürü grup, her tarz müzik dinlemek çok önemli. Tabii dinlenmeyecek şeyler de yok değil...
Hami: Ben de Selim gibi her şeyi dinliyorum ama her şeyin iyi seçilmişini. Ama genelde caz dinliyorum. Hatta Pinhani’ye girmeden önce çok idealist davranıp ‘ben sadece caz çalarım’ diyordum. Pinhani’den teklif gelince düşündüm önce sonra, “Gitarda kim var biliyor musun” dediler. Akın Eldes’i duyunca “Davulda da Cem Aksel mi?!” dedim ve atladım direkt. Türkiye’de dinlediğim müzisyenler Akın ağabeyden sonra Quartet Muartet. Pinhani de Türk rock grupları içinde en sevdiğim. Çünkü klasik rock tarzından Akın ve Cem ağabey sayesinde kurtulmuş.
Sinan: Ben de Cem Aksel’e her zaman hayrandım. Onun çaldığı her şeyi dinlerdim. Ayrıca bizim müzik mağazasından dolayı dinlemediğim müzik yok. İster istemez bir sürü albüm dinliyorsunuz benim durumumda. Babam beğendiği grupları da verir bana, ‘bunu dinle’ diye. Ama ben beğendiğim grupları çok uzun dinliyorum. Bu yüzden bir cd’den diğerine geçmek zor oluyor. Bunun dışında ülke müzikleri de dinliyorum. Hint, Yunan, İspanyol, İrlanda müziklerine dönem dönem kafayı takıp dinliyorum. Türk Etnik müziğini de seviyorum. Halk müziğini de seviyorum. Bu ülkede müzik yaparken, bu ülkenin müzik değerlerini de arkamıza alarak uluslararası bir müzik yapmak için böyle bir müzik altyapısına ihtiyacımız var.
Zeynep: Ben daha ziyade İngiliz rock grupları, Akın Eldes’ten dolayı Bulutsuzluk Özlemi dinlerdim. Ayrıca annemin dinlediklerini, Sinan’ın bana hediye ettiği albümleri dinlerdim eskiden beri. Bunun dışında Türkiye’de yapılan rock müziği de çok beğenerek dinliyorum.
Eskişehir’e daha önce geldiniz mi, burayı beğendiniz mi?
Sinan: Ben konser için bir yerlere bakmaya gelmiştim, Hami de bir kaç kez gelmiş. Ama gerçekten çok beğendik, çok düzenli ve hoş bir kent. Özellikle Porsuk Çayının oraya çıktığımızda koptuk resmen. O köprüler, ışıklar, çimlendirilmiş alanlar, alttan geçen o tekneler çok güzel. Türkiye’nin çoğu yerinden çok daha güzel bir yer. Tam bir Avrupa kenti burası. Belediye iyi çalışmış.
http://www.midasgazete.com/haber.php?haber=164